Makale-Article etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makale-Article etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2013 Çarşamba

Dört Ayak İyi, İki Ayak Daha İyi!


Yaşamın tarihi salt ilerlemeci değildir;
kesinlikle tahmin edilemezdir.
Yeryüzünün canlıları bir dizi rastlantı
ve şans eseri olan değişimler yoluyla evrimleştir.
Stephen Jay Gould.
(Scientific American, Ekim 1994)
Kısa bacakları ve tümüyle farklı biyomekanik ve fonksiyonel anatomileri ile penguenler bir kenara bırakılırsa, insan ve onun ataları gibi –dik duran bir omurgaya eklemli kalça kemiği ile- sürekli iki ayağı üzerinde dik yürüyen başka bir kara canlısı bilinmemektedir. İnsanın dik duruşu ve iki ayak üzerinde yürüyüşünün evrimine dair son yüzyıl içerisinde neredeyse 30 ayrı hipotez ileri sürülmüştür. Bunun nedeni, insanı insan yapan temel iki evrimsel değişimden birinin iki ayak üzerinde dik yürümek olduğunun paleoantropologlar tarafından anlaşılmasıydı. Bununla birlikte 1800’lü yıllarda, insan atalarına ait fosil buluntuların sayılarının son derece az olduğu bir dönemde, birçok araştırmacı, insanları büyük kuyruksuz maymunlardan ayıran temel özelliğin dik yürümek olduğunun farkında değillerdi. Bu araştırmacılar, insan evriminde en önemli değişimin gelişmiş insan zekâsını yansıttığı düşünülen beyin büyüklüğündeki artış olduğunda hemfikirdiler. Onlara göre teknolojinin üretimi ve kullanımı ve birçok diğer kolektif davranış ancak gelişmiş bir zekâ düzeyi ve konuşma gibi kompleks bir iletişim yeteneği ile mümkün olabilirdi. Diğer maymun akrabalarımızdan zekâ ve iletişim düzeyimiz ile ayrıldığımızı ve ayrıcalık kazandığımızı varsayan bu insan merkezci yaklaşım aslında günümüzde egemen olan insan tanımının da omurgasını oluşturdu. Buna rağmen, insanı insan yapan temel evrimsel değişimin zekâ değil dik yürümek olduğunun antropologlar tarafından anlaşılması çok uzun sürmedi ve bu evrimsel değişim Hominidae yani insan ve onun dik yürüyen atalarını içeren ailenin ayırt edici özelliklerinden biri oldu.
Özellikle 1970’li yıllarda Australopithecus afarensis’in keşfedilmesinin ardından ilk dik yürüyen insan atalarının büyük beyine sahip olmadığı kesinleşti çünkü Au. afarensis’in beyin hacmi neredeyse şempanzeninki kadardı. 1979 yılında Stephen Jay Gould New Scientist dergisinde yazdığı “The Upright Ape” adlı makalesinde “yaklaşık olarak beş milyon yıl önce, beynimiz henüz büyümeden dik yürümeye başladık” şeklinde dik yürümenin beyin büyüklüğünden önce gerçekleştiğini vurgulamıştır. Bu önemli bilginin dünyaya duyurulmasında Gould’un katkısı tartışılmaz olsa da ondan yaklaşık olarak 40 yıl önce bir ülkemiz antropoloğu tarafından bu vurgu laiki ile belirtilmiştir. 1940’lı yıllarda, henüz fosil buluntuların Homo cinsinin birkaç üyesi ve Australopithecus africanus türü ile sınırlı olduğu, yani dik yürümenin mi yoksa beyin büyüklüğünün mü ilk gerçekleştiğinin bilinmesi çok güç iken, Muzaffer Süleyman Şenyürek  1940 yılında yazdığı “İnsanin Tekâmülü” adlı makalesinde “insanı insan yapan iki ayak üzerinde şakuli yürüme usulü olmuştur” der ve makalesini “bugünkü insan yüz binlerce sene süren uzun ve bati bir tekâmülün mahsulüdür. İnsanin iptidai bir maymun cedden geldiğine hiç şüphe yoktur” cümleleri ile bitirir. Yine aynı yıllarda Afrika’da çalışmalarını sürdüren dönemin en ünlü antropologlarından Robert Broom, Güney Afrika’da Sterkfontein mağarasından keşfedilen Plesianthropus transvaalensis (sinonim: Australopithecus africanus) türüne ait bir dizi diş örneğini tanımlanması için Muzaffer Süleyman Şenyürek’e gönderir. Yazdığı makaleler ile paleoantropoloji alanında uluslararası bir kimlik kazanmış olan Muzaffer Süleyman Şenyürek’in çalışmaları Smithsonian Enstitüsü National Anthropological Archive/Ulusal Antropoloji Arşivi tarafından korunmaktadır. Şenyürek, ülkemizin bugüne kadar yetiştirdiği en iyi paleoantropolog olma unvanını halen korumaktadır.
George Gaylord Simpson (1953) evrimsel değişimi ilkin karakterden türemiş karaktere doğru çizgisel bir vektör olarak yorumlamıştır. Karakterlerin ilkin ya da türemiş olması bu vektörün yönelimine bağlıydı. Buna göre ilkin karakterlerin tutulduğu ve diğer kazanılan yeni karakterlerin ise adaptasyonun yeni biçimleri olduğunu belirtti. Bununla birlikte ilkin olan karakter ile türemiş olan karakter arasındaki ayrımın ve tanımlamanın zorluklarına işaret etti. Simpson, insanın evriminin çizgisel vektörü dikkate alındığında, eğer dik yürüme karakterinin kazanımının insan evriminde bir dönüm noktası olarak alınmasında anlaşma sağlanmış ise diğer karakterlerin hangisinin ilkin ya da türemiş olabileceğinin aydınlatılmış olacağını düşündü. Bugün, evrimsel değişimin ilkinden türemişe, yönelimli çizgisel bir vektör olmadığını biliyoruz; Gould’un önerdiği gibi evrimsel değişim yönelimli ve ilerlemeci olmadığı gibi rastlantı ve şans eseri denebilecek doğal seçilim baskılarına bağlı olarak ortaya çıktığı büyük oranda kabul görmektedir. Bu noktada, dik yürümek yaklaşık olarak 6-7 milyon yıl önce ilk olarak Sahelanthropus, Orrorin ve Ardipithecus atalarımızda ortaya çıkmış, daha sonra Australopithecus türlerinde daha yetkin bir davranış haline gelmiş ve son olarak bizim cinsimiz olan Homo türlerinde kullanım başarısına göre en üst seviyesine ulaşarak atalarımızı ve bizleri avantajlı duruma getirmiş türemiş bir karakter olarak bilinmektedir.
Geleneksel olarak paleoantropologlar insan evriminde dört önemli değişim tanımlamışlardır: Karasal yaşam (ağaç yaşamından yer yaşamına geçiş), bipedalizm (iki ayak üzerinde yürümek), ensefalizasyon (vücut büyüklüğüne oranla beynin daha büyük olması) ve alet kullanma/sofistike kültür. Bu değişimlerin sıralaması hakkında bilim insanları farklı öneriler sunmuşlardır (Şekil 1). Henry Fairfield Osborn, ağaç yaşamından karasal yaşama geçiş, ardından dik yürümek, beyin büyüklüğünde artış ve beraberinde sosyalleşmenin gerçekleştiğini iler sürerek Charles Darwin’in yaklaşımına yakın bir hipotez ileri sürmüştür. Sir Arthur Keith, D. J. Morton’un düşünceleri üzerine yapılandırdığı hipotezine göre ise dik yürümek insan evriminde gerçekleşen ilk değişimdir, buna göre atamız ağaç yaşamında iken dik yürüme yeteneği kazanmıştır daha sonra karasal yaşama geçmiştir. Arthur Keith’in çağdaşı olan Sir Grafton Elliot Smith ise sırasıyla beyin büyüklüğünün önce gerçekleştiği, ağaç yaşamında dük yürümenin kazanıldığı, yer yaşamına geçildiği ve ardından sosyalleşmenin geldiğini önermiştir. Elliot Smith’in öğrencisi Wood Jones ise önce ağaç yaşamında dik yürümenin ardından beyin büyüklüğünde artışın meydana geldiğini ileri sürmüş ve geri kalan kısımda Smith’i takip etmiştir. William King Gregory, meslektaşı Osborn gibi karasal yaşamın önceliğini savunmuş ancak sosyalleşmenin ve kültürün dik yürümekten önce gerçekleştiğini ve beyin büyüklüğünün nedeni olduğunu vurgulamıştır (Lewin & Foley, 2004).

Şekil 1 - İnsan Evrimindeki Dört Önemli Değişim

Büyük kuyruksuz maymunlar ile karşılaştırıldığında iskeletimizde bazı önemli karakterler dik yürümek ile bağlantılıdır (Şekil 2). (A) Kafa omurga üzerinde daha dengede durabilmesi için omuriliğin beyine ulaşmasını sağlayan delik, foramen magnum, kafatasının altında ve ortasında konumlanmıştır, böylece kafanın dengede durması için güçlü ense kaslarına ihtiyaç kalmamıştır. Oysa büyük kuyruksuz maymunlarda bu delik kafasının altında ve ortasında değil gerisinde ve üstte yer alır, güçlü ense kasları ile kafatası dengede tutulur. (B) Dik duruşa bağlı olarak insanların göğüs kafesleri fıçı biçimlidir, oysa büyük kuyruksuz maymunlarda bu kafes huni şeklindedir. (C) İnsanın omurgasında boyun ve bel omurlarında ikincil ve daha güçlü bir kavis vardır. (D) İnsanın kalça kemiği kısalmış ve yanlara doğru genişlemiştir. (E) İnsanda bacaklar kollardan daha uzundur ve vücut ağırlığının büyük bir bölümünü oluşturur, bu da ağırlık merkezini aşağı çeker. Şekildeki yüzdelikler her vücut segmenti tarafından toplam vücut ağırlığını temsil etmektedir. (F) İnsanda uyluk kemiği kalça kemiğine “vulgus” adı verilen bir eğimle ulaşır, bu eğim vücut ağırlığını dize ve kaval kemiğine bacakların hareketini kolaylaştıracak bir biçimde iletir ve bacaklar daha rahat hareket eder. (G) İnsanda ayak başparmağı diğer parmaklar ile aynı yöndedir ve vücut ağırlığının yere iletilmesi ve yerden hareket gücü kazanılmasında önemli bir rol oynar. Oysa büyük kuyruksuz maymunlarda ayak başparmağı diğer ayağın başparmağına zıt yönelimlidir ve kavrayıcı bir özelliğe sahiptir (Conroy, 2005).


Şekil 2 - İskeletimizdeki Bazı Önemli Karakterler

İki ayak üzerinde dik yürüme hareket biçiminin gerçekleşebilmesi için sadece iskelet yapıda değil kas yapısında da bazı değişimlerin gerçekleşmesi gerekmektedir (Şekil 3). Özellikle iki ayak üzerinde dik ve dengede kalmamızı sağlayan kaslar gluteal medius ve gluteal minimuslardır. (A ve B) Şempanzede bu kaslar kalça kemiğinin gerilen hareketlerinde ve orta düzlemde rotasyonunu sağlar, bu nedenle şempanzeler ve goriller dik yürümeye çalıştıklarında çok başarılı olamazlar ve kısa süre sonra yorulurlar. İnsanlarda bu kaslar dik yürüme sırasında yanal dengenin kurulmasını organize eder. Bizde ağırlık merkezi kalça kemiğinin neredeyse ortasındadır ve kalça kemiğinde ilium bölgesi ağırlık merkezini düşürmek için kısadır ve yayvandır (Şekil 4). Böylece vücudun ağırlık merkezinin kalça kemikleri üzerinde yer alması, kalça kemiğinin bu ağırlığı bacaklara dengeli bir biçimde iletmesi, kasların dengeyi koruyucu bir şekilde anatomik olarak biçimlenmesi ve çalışması insanın dik yürümesini olası hale getirmiştir.

Şekil 3 - Kas yapısı

Şekil 4 - Ağırlık merkezi

1900’lü yılların ortalarına doğru insan atalarına ait fosil keşiflerin artması ve jeolojik tarihlendirme yöntemlerinde kaydedilen teknolojik gelişmeler, atalarımızın yaşadıkları dönemleri neredeyse kesin denilebilecek düzeyde belirlememize yardımcı olmuştur. Bu gelişmelere paralel olarak insan evriminde dik yürümenin kökeni hakkındaki hipotezler de değişmeye ve çeşitlenmeye başlamıştır. Australopithecus africanus türünün isim babası Raymond Dart 1959 yılında “The Watching Out/Çevreyi Gözetleme” hipotezi ile insanın dik durarak savan otlakları arasında çevresini daha iyi görebilecek bir yüksekliğe eriştiğini ileri sürdü. Aslında düşüncenin kökeni Charles Darwin “Descent of Man” (1871) eserinde vurgulanmış olan ve ayrıca Haeckel (1900), Shapiro (1956), Washburn (1959) ve Oakley (1960) tarafından da tekrarlanan Hewes’in (1961) “The Freeing of the Hands/Ellerin Boş Kalması” hipotezi alet kullanma, silah taşıma, yiyecek toplama ve kendini savunma gibi önemli davranışların dik yürümenin kökeninde rol aldığı önemli avantajlar olarak yorumlanmıştır. Kirschmann’ın (1999) yayınlanmamış olan “The Throwing Hypothesis/Fırlatma Hipotezi” savına göre silah kullanmaya yönelik özelleşmeler erken insan ataları için önemli bir adaptasyondur. Sadece alet kullanmaya bağlı olan bu hipotez, ilk alet kullanımına dair olan buluntuların 2,6 milyon yıl yaşında olduğu düşünülünce kökeni yaklaşık olarak 6 milyon yıla inen dik yürümek için sağlıklı bir açıklama değildir. Etkin (1954) yılında ileri sürdüğü “The Infant Carrying Hypothesis/Yavru Taşıma Hipotezi” ile özellikle avcı toplumlarda dişi bireylerin bebeklerini sırtları üzerinde taşımalarının daha etkin bir rol oynadığını belirtmiştir. “The Reaching For Food Hypothesis/Yiyeceğe Uzanma Hipotezi” Jolly (1970) tarafından ileri sürülmüş ve savan ortamında karasal yaşam süren atalarımızın görece yüksek ağaç ve çalı dallarındaki meyve ve yaprak filizlerine ulaşabilmek için dik durmanın dik yürümenin kökeninde etkisi olabileceği düşünülmüştür. Lovejoy (1981) “The Carrying Food or Provisioning Hypothesis/Yiyecek Taşıma ve Sağlama Hipotezi” ile karasal yaşam süren atalarımızın yeterli miktarda yiyecek taşıyabilmeleri ve sağlayabilmelerinin dik yürümenin kökeninde önemli bir seçilim baskısı oluşturduğu vurgulamıştır. Özellikle 2009 yılında Science dergisinin Ekim özel sayısında duyurulan Ardipithecus ramidus türünün dik yürümesinde yiyecek taşıma ve sağlamanın özellikle erkek bireyler eşeysel seçilimde rol aldığı belirtilmiştir. Aileye yeterli miktarda yiyecek taşıyabilen ve sağlayabilen erkek bireylerin dişiler tarafından pozitif seçilime uğradığı ve bu bireylerin gen havuzunda frekanslarının arttığı tahmin edilmektedir. Lovejoy, Ardipithecus ramidus türünün çekirdek aile sosyal organizasyonuna ve büyük bir ihtimalle monogamik bir ilişkiye sahip olduğunu ileri sürmüştür. Dişilerin kriptik yani gizli ovulasyon/yumurtlama geçirdiğini ve sadece seçtikleri erkek birey ile çiftleştiğini düşünmektedir. Ağaç hayatından yer yaşamına geçiş sürecinde, yer yaşamının yeni doğal seçilim baskılarına karşı monogamik ilişki eşler arası dayanışmayı ve hayatta kalma mücadelesinde başarı oranını artırmış olmalıydı. Ayrıca dişilerin sadece seçtikleri erkekler ile üremiş olmaları, toplumda başarılı erkeklerin pozitif seçilime uğramalarına neden olmuştur. Başarılı erkek ise ailesine yeterli düzeyde yiyecek sağlayan ve taşıyan, hayatta kalma savaşında eşi ile dayanışma içerisinde mücadele veren bireydir. Westenhöfer (1942) ve Morgan (1990) tarafından kurgulanan “The Aquatic Ancestor Hypothesis (Aquatic Ape Theory)/Sucul Ata Hipotezi”ne göre dik yürümek için gerekli olan anatomik değişimler ancak yerçekiminin düşük olduğu sucul bir ortamda ortaya çıkabilir. Morgan’a göre su ortamı orta büyüklükteki maymun atalarımızın dört ayaklı hareket biçiminden iki ayaklı hareket biçimine geçişte mükemmel bir geçiş ortamıdır. Ward ve Underwood (1967) tarafından ileri sürülen “The Thermoregulation Hypothesis/Isıdüzenleme Hipotezi”ne göre açık ekvator çevresinde direk güneşin sıcak ışınlarına karşı en iyi adaptasyon bu ışınların etkisinde kalan yüzey alanını küçültmek olacaktır, dik yürümek buna karşı verilmiş en iyi adaptasyondur. Böylece zararlı güneş ışınları, dört ayağı üzerinde yürüyen canlılardan farklı olarak sadece kafanın üstüne saçlar ile korunan yüzeye yansıyacaktır. Son olarak Niemtiz (2000, 2010) tarafından iler sürülen “The Amphibian Generalist” teoriye göre, atalarımızın açık savan ortamında dik yürümeye başladığı hipotezlerinin aksine ormanlık, nemli ve su kıyısından uzak olmayan ortamlarda dik yürüme hareket biçimini kazandığını belirtmektedir. Niemtiz’ göre atalarımız nemli ormanlık alanlarda kimi zaman kuru, kimi zaman otlar üzerinde ancak kimi zamanda yer yer sığ sularla kaplı çamurlu yüzeylerde yürüyerek yiyecek bulmaya çalışmış olmalıydı. Dik yürümek için gerekli anatomik ve fonksiyonel değişimlerin gerçekleşmesine ek olarak, sığ sularla kaplı ve çamurlu yüzeylerin bireylerde dik durmaya yönelik bir baskı oluşturmuş olması populasyonda bu davranışı gerçekleştirebilen bireyleri avantajlı duruma getirmiştir.
İki ayak üzerinde dik yürüme davranışının hayatta kalma mücadelesinde atalarımıza büyük başarılar kazandırdığı ve soyun devamını sağlayarak bizlerin varolma nedeni olduğu bir gerçek ancak bu değişimin nasıl ve hangi doğal seçilim baskıları altında ortaya çıktığını aydınlatmak ise daha fazla bilgi ve kanıtı gerektiriyor. Buna rağmen, 1940’lı yıllarda bu gerçeğin önemi henüz dünyada yeterince anlaşılmamış iken, yine o yıllarda modern evrim düşüncesine sahip olan hocamız Muzaffer Süleyman Şenyürek durumu fark etmiş ve bu konu hakkında yazmıştır: “insanı insan yapan iki ayak üzerinde şakuli yürüme usulü olmuştur”.
Kaynakça:
Conroy, G.C., 2005. Reconstructing Human Origins (Second Edition). W.W. Norton Company, Inc.  London.
Lewin,R. & R.A., Foley. 2004, Principles of Human Evolution (Second Edition). Blackwell Publishing
Hazırlayan:
Ferhat Kaya, Helsinki Üniversitesi, Finlandiya
*Yazı, NTV Bilim Dergisi'nin Mart 2011 sayısında yayınlanmıştır.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Bilimsel Makale Yazım Kuralları


-->
Bilimsel çalışmalarda başlıca MLA ve APA atıf sistemleri kullanılır. Aşağıdaki APA atıf sisteminden hareketle oluşturulmuş atıf sistemini bilimsel çalışmalarınızda kullanabilirsiniz. Bu metni word belgesi olarak indirmek için şuraya tıklayın.
  • Metin içinde kaynak göstermek için dipnot kullanılmamalı, yazının konusuyla doğrudan ilgili olmayan ve/veya yazının akışını bozacak noktalar için dipnot kullanılmalıdır.
  • Nokta mutlaka parantezden sonra gelmelidir. Virgül ve iki nokta işaretlerinden sonra boşluk bırakılır. Tarihten sonra iki nokta olmasına dikkat edilir.
Örn. (Gould, 2000: 115).
-Yazarın adı metinde geçmiyorsa (Darwin, 1859),
-yazarın adı metinde geçmiyor ve belirli bir sayfaya gönderme yapılıyorsa (Darwin, 1859: 64),
-yazarın adı metinde geçiyorsa (1859),
-iki yazar varsa (Levins ve Lewontin, 1985),
-üç ve daha çok yazar varsa (Wright vd., 1992) biçiminde kaynak gösterilir.
  • Aynı yazarın aynı yıl içinde basılmış eserlerine atıfta bulunmak için basım yılına harfler eklenir: (Veblen, 1898a).
  • Aynı konuyla ilgili değişik kaynaklara atıf yapmak için yazar, yıl ve gerekiyorsa sayfa numaraları birbirinden noktalı virgülle ayrılır ve yazarlar alfabetik olarak sıralanır: (Veblen, 1898a: 378; Hodgson, 1993:156).
  • Aynı yazarın iki kitabına aynı parantez içinde referans verildiğinde yazarın ismi tekrar yazılmaz. Örn. (Hodgson, 1993: 132; 2001: 153).
  • Yazı içinde bir yazarın kitabının ismi geçtiğinde kitap ismi italik yazılmalı ve tırnak işareti konulmamalıdır. Örn. Hodgson’ın Economics and Evolution: Bringing Life Back into Economics başlıklı çalışmasında (...).
  • Makale başlığı ise tırnak işaretleri içine konmalıdır.
Örn. Veblen’in “Why is Economics Not an Evolutionary Science?” isimli makalesinde (...).
  • Dipnotlarda:
bkz. Lewontin (2007) şeklinde referans verilir.
  • Kırk kelimeyi geçen alıntılarda: Tırnak işareti konmaz ve içeriden başlanır.
  • Yazı içinde tek tırnak işareti sadece bir alıntının içinde başka bir alıntı veya vurgu varsa kullanılabilir. Bunun dışında tüm alıntı ve vurgularda çift tırnak işareti kullanılmalıdır..
  • Başlık ve ara başlıklarda her sözcüğün baş harfi büyük olmalı ve kalın yazılmalıdır.
Örn: II. Evrimsel İktisadın Temelleri 
KAYNAKÇA
Kaynakça aşağıdaki örneklere uygun olarak düzenlenmelidir.
Önemli not: Kitap isimleri, dergi isimleri, konferans isimleri, tez başlıkları italik olarak yazılmalıdır. Makaleler ise tırnak içine alınmalıdır.
Örnekler
Kitap ismi:
Hodgson, G. M. (2001) How Economics Forgot History: The Problem of Historical Specificity in Social Science, New York: Routledge.
Çeviri kitap:
Lewontin, R. (1998) Üçlü Sarmal: Gen Organizma Çevre, çev. E.D. Özsoy, Ankara: TÜBİTAK.
Dergiden makale
Gowdy, J. M. (1985) “Evolutionary Theory and Economic Theory: Some Methodolgical Issues”, Review of Social Economy, 43(3):316-24.
Derleme kitaptan makale:
Gould, S. J. ve R.C. Lewontin (2009) “San Marco’nun Kemer Üstü Boşlukları ve Pangloss Paradigması: Adaptasyoncu Programın Bir Eleştirisi”, Ateş, K. (der.) Dünü ve Bugünüyle Evrim Teorisi içinde, İstanbul: Evrensel, 135-151.
Derleme kitabın kendisi:
Özveren, E. (der.) (2007) Kurumsal İktisat, Ankara: İmge.
Konferansa sunulmuş bildiri:
Brown, V. (2009) “Adam Smith: Between Morals and Markets?”, Uluslararası Ekonomi Politik Konferansına sunulmuş tebliğ, Kocaeli Üniversitesi, Kocaeli, 1-4 Ekim.
Working Paper:
Tansel, A. (2001) Economic Development and Female Labor Force Participation in Turkey: Time Series Evidence and Cross-Province Estimates,Ankara: ODTÜ Ekonomik Araştırmalar Merkezi, Working Papers in Economics No: 01/05.
Yüksek lisans ya da doktora tezi:
Şahin, Ö. (1997) Kadın Emeğinin Piyasaya Yeniden Çıkmasi: Dünyada ve Türkiye’de Kadın Girişimciliği ve Politik Sonuçları, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi, Siyasal ve Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Internet adresinden bir makale:
Ehrbar, H. G. (1998) “Marxism and Critical Realism”, http://www.econ.utah.edu/ehrbar/marx-pdf, indirilme tarihi: 19 Aralık 2001.


9 Ekim 2009 Cuma

Doğru Söze Ne Denir?

Tarihte neler oldu?
Mahfi Eğilmez, 30.10.2005
Bilim merakla, inanç kabulle başlar.
İnsanın nasıl ortaya çıktığını araştırmaya başlarsanız bilime, insanın yaratılışını kabul ederseniz inançlar sitemine adım atmış olursunuz. Ne var ki bu ikisi birbirinde burada çizdiğim kadar kesin çizgilerle ayrılmaz. Bilim, bazen inanılmaz biçimde inançla iç içe giriverir. Özellikle boşlukları doldururken yapılan spekülasyonların sınırı biraz aşıldığında bilim inanç halini alıverir.
Biyolojik evrim kuramı canlıların biyolojik gelişiminin izini sürmekle uğraşan bir kuram. Uzunca bir zamandır üzerinde uğraşılıyor.
Darwin tarafından yeniden ve ayrıntılı olarak ortaya atıldığında kıyamet kopmasına neden olmuştu. Aslında Darwin'den önce de oldukça konuşulup tartışılmış bir kuramdı ama Darwin formülasyonu kuramın birdenbire büyük ilgi çekmesine ve dinsel inançlara alternatif oluşturmasına yol açınca olaylar karışmıştı.
Benim bu kurama ilgim bir sosyal bilimci olmam nedeniyle, daha çok toplumsal evrimle olan ilişkisi nedeniyledir. Yani insanoğlunun ve onun oluşturduğu toplumların yerleşik yaşam öncesi nasıl örgütlendikleri, ne zaman yerleşik yaşama geçtikleri, tarıma ne zaman başladıkları, bu değişimlerin hangi yenilikleri ortaya çıkardığı gibi soruların yanıtlarını aramakla ilgilidir.
Bugün küreselleşme denilen bir olgunun ortasında yaşıyoruz. Pek çok biçimde tanımlanabilir küreselleşme. Benim tanımım çok basit: Kapitalist yaklaşımın dünya genelinde kabul görmesini ve standardize edilmesini sağlamak. Yani Amerikalının dünyaya bakışıyla Çinlininkini aynı yapmaya çalışmak. Buraya nasıl geldik? Bunu anlamak için toplumsal evrimin aşamalarını izlemek gerekli. Aynı zamanda bu hareketin haklı olup olmadığını yargılayabilmek için de tarihsel çerçevede toplumsal evrimi incelemek gerek.
Toplumsal evrimi incelemek pek zevkli bir iş değil. Oldukça ayrıntılı çalışmalar yapmak gerekli. Her şeyden önce Marx'ı okumak zorunlu. Zamanı sınırlı ve sosyal bilim eğitimi almamış kişiler için bunun çok kolay olmadığını biliyorum. O nedenle burada toplumsal evrimi kuşbakışı görebilmek için kolay okunabilir birkaç kitap önereceğim. İlki Alaeddin Şenel'in 'İlkel Topluluktan Uygar Topluma' adlı kitabı. Bu kitap toplumsal evrimi çok açık ve sade bir dille anlatıyor. Aslında bir ders kitabı ama bu konulara meraklı bir kişinin de izleyebileceği kadar kolay okunur bir kitap. İkincisi Gordon Childe'ın Türkçeye Mete Tunçay ve Alaeddin Şenel tarafından çevrilmiş bulunan 'Tarihte Neler Oldu?' adlı kitabı. Gordon Childe, toplumsal evrimi Marksist bir bakışla ele alıyor. Çok beğenilmiş, aynı zamanda da çok eleştirilmiş bir kitap bu. Bence, eski olmasına karşın, analizlerinin çoğu hâlâ geçerli. Ve en önemlisi toplumsal evrimin akışının bugün ulaştığı noktanın bir zorunluluk olduğu yanılgısına saplanmamak konusunda uyarıcı çıkışlar içeriyor. Üçüncü kitap Jared Diamond'un 'Tüfek, Çelik ve Mikrop' adlı kitabı. Bu kitap ilk ikisine göre çok daha kolay okunan bir kitap. Sanki sokaktaki adam için yazılmış bir toplumsal evrim kitabı. Çok daha spesifik bazı konulara girmesine karşın bir solukta okunacak kadar heyecan verici. Buna karşılık ilk ikisi kadar derin toplumsal eleştiriler içermediği için insanı bir zorunlu akış karşısındaymış gibi yanılgıya sürükleyebiliyor.
Bilim merakla başlar. Tarihte neler oldu sorusuyla yola çıktığınız anda kendinizi evrimin iki çatalı arasında bulursunuz: Biyolojik evrim ve toplumsal evrim. Toplumsal evrimle ilgilenmek bugün içinde yaşadığımız dünyayı anlamak için çok önemlidir. Türkiye coğrafyası, toplumsal evrimi neredeyse en başından itibaren incelememizi sağlayacak kadar zengin bir kültürel ve toplumsal mirasa sahip. Yeter ki burada neler olduğunu merak edelim.

İflas

Sevan Nişanyan, 09.10.2009 Taraf
Gümüş ve altından para basma işini Manisa Salihli civarında oturan Lidya kralları icat etti derler, ama bu icadı alıp bütün Akdeniz ve Yakındoğu âlemine tanıtan Yunanlılardır. MÖ 400’lerde Atina parası dünyanın ilk uluslararası para birimi olmuş. Ondan az sonra Büyük İskender’in ordularıyla beraber Yunan usulü sikkeler ta Afganistan’larda, Hindistan’larda boy göstermiş.

İnanması ilk bakışta zor gibi ama İskender’den sonraki beşyüz yıl boyunca Bağdat’tan başlayıp Horasan’a uzanan alanda darp edilmiş İran paralarının üstündeki yazılar hep Yunancadır. Para standardı da antik Atina standardıdır, yani dört küsur gram gümüş içeren drachma (hırıltılı h sesiyle drahma veya draxma) ile bunun altıda biri değerindeki bakır obolos aynen devam eder.

Obolos Yunanca “metal çubuk” demek; paranın icadından önce Yunanlılar alışverişte metal çubuk kullanırmış, ondan. Drassomai fiilinden draxma ise “bir avuç” yahut “bir tutam”: Herodot’a göre bir gümüş para bir avuç dolusu bakır paraya eş olduğu için öyle demişler. Aradan bin yıl geçmiş, İslam fethi arefesinde İran paralarının adı aynı: dört gramlık gümüş drahm ile bakır pûl veya pûlus. Araplar bu kelimeleri aynen almışlar. Arapçada sözcük başında çift sessiz imkânsız olduğundan drahm olmuş dirham (Türkçesi dirhem), Arapçada /p/ sesi mevcut olmadığından pûlus da olmuş fuls yahut fils.

Bugünkü Arap ülkelerinin bazılarında para birimleri halen bunlardır, bilirsiniz. Ama sermayeyi pul etmek anlamında füls’ten ifcâl vezninde türettikleri iflâs sözcüğünü hiç bu yönden düşünmemiştiniz, ondan eminim.

*

Evet Türkçe pul da Farsçadan. Esasen “en değersiz para birimi” demek. 19. yüzyılda posta stampası çıkınca, yanılmıyorsam ortası delik yirmi paranın halk arasındaki lakabı pul olduğu için bu fiyata satılan posta stampasına da pul adını vermişler.

Ayrıca bkz http://www.nisanyansozluk.com/default.asp